Minik Kalbim ve koruyucu ailelik
Minik Kalbim Imran Vakfi'nin Hollanda'da koruyucu ailelik ile ilgili tecrubelerini yakinda burda paylasmaya calisacagiz insaallah..
Minik Kalbim Imran Vakfi'nin Hollanda'da koruyucu ailelik ile ilgili tecrubelerini yakinda burda paylasmaya calisacagiz insaallah..
Minik Kalbim Imran Vakfi'nin Hollanda'da koruyucu ailelik ile ilgili tecrubelerini yakinda burda paylasmaya calisacagiz insaallah..
Dogum gunun de senin gibi kutlu olsun bebegim.. 5. yasini abi olarak tamamladin, hayirli olsun. Insaallah kardesinle cennette tanisirsiniz.
Seni ozluyoruz hala abisi..
Dogum gunun de senin gibi kutlu olsun bebegim.. 5. yasini abi olarak tamamladin, hayirli olsun. Insaallah kardesinle cennette tanisirsiniz.
Seni ozluyoruz hala abisi..
Maalesef 16 Şubattaki Pleegzorg ile randevumuz bir kaç nedenden dolayı iptal oldu. Bir sonraki aya kaldı randevumuz. Bu zaman zarfında aslında bu alanda müslümanların da son yıllarda aktifleştiğini öğrenmek (u)mutluluk verdi. Elhamdulillah..
Bu arada kitabımızın satışları ağır ağır da olsa ilerliyor. Iyi kalpler kitabımız adına gönüllüce ve fazladan hayırda bulunuyorlar. Türkiye’ye giden kitaplarımızın sahiplerinden bazıları kitabın bedelini bir hayır kurumuna yatırdı, bir kısmı da Türkiye’de yetim çalışmalarımıza ulaştı. Inşaallah yakında daha fazla bilgi verebilmeyi umuyoruz. Güneşlerimizin ışıkları Hollanda’da bitmek bilmeyen bu yılın kar ve kış mevsiminde içimizi ısıtmaya devam ediyor.
Yoğun zamanların kısa haberleri şimdilik böyle.
Güneşlerden:
Maalesef 16 Şubattaki Pleegzorg ile randevumuz bir kaç nedenden dolayı iptal oldu. Bir sonraki aya kaldı randevumuz. Bu zaman zarfında aslında bu alanda müslümanların da son yıllarda aktifleştiğini öğrenmek (u)mutluluk verdi. Elhamdulillah..
Bu arada kitabımızın satışları ağır ağır da olsa ilerliyor. Iyi kalpler kitabımız adına gönüllüce ve fazladan hayırda bulunuyorlar. Türkiye’ye giden kitaplarımızın sahiplerinden bazıları kitabın bedelini bir hayır kurumuna yatırdı, bir kısmı da Türkiye’de yetim çalışmalarımıza ulaştı. Inşaallah yakında daha fazla bilgi verebilmeyi umuyoruz. Güneşlerimizin ışıkları Hollanda’da bitmek bilmeyen bu yılın kar ve kış mevsiminde içimizi ısıtmaya devam ediyor.
Yoğun zamanların kısa haberleri şimdilik böyle.
Güneşlerden:
Uzun ve yorucu bir yolculuk ve kendine has tarzıyla yaptığı sunumunun ardından, gecenin geç vakitlerine kadar bıkmadan sorularımıza cevap veren Senai Demirci’nin uzunca ve ilginç yaklaşımlarını aşağıda okuyabilirsiniz. “Resmi” sorulardan sonra bir o kadar da gayri resmi sorulara samimi bir ortamda seyreden sohbetimizde verdiği cevaplarla yolculuğundaki keşifleri bizimle paylaşan Senai bey’e teşekkürler..
Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?
1964 doğumluyum, Samsunluyum. Tıp fakültesi mezunuyum. Öğrencilik yıllarımda yazı yazmaya başladım. Mezun olduktan sonra ilk kitabım çıktı, 25’e yakın kitap ve 5-6 tane albüm çalışmalarım var.
Nasıl bir aile ortamında yetiştiniz?
Babam esnaftı, annem daha doğrusu cici annem. Üvey anne yanında yetiştik biz. Akla kötü imajlar gelebilir ama benim annem iyi idi. 7 kardeştik biz.
Daha çok köy hayatı yaşadım. Babaannem baktı bize. Ben en büyüğüydüm.
O mutlaka karakterinizde izler bırakmıştır öyle değil mi?
Hiç şüphesiz, yetimlik nedir bilirim. Peygamberimizi anladığımı düşünüyorum en azından.
Ayrıca liderlik vasfı da vermiyor mu?
Belki, ama çoğunlukla çekingenimdir. Lider olmak gibi bir hedefim olmadı. Mesela bir topluluk karşısında konuşmaktan hala korkarım.
Belli değildi bugün.
Alıştık artık.
Arkadaş ortamınızı nasıl tarif edebilirsiniz?
Çocukluğumda gerçekten bir köyümüz vardı bizim. Köy gibi köydü, çocuklar şen şakraktı, büyükler vardı. Şimdi köyler ve köylülük öldü herkes şehre göç ettiği için. Kendi köyümde çocukluğumdan kalma, çocuk, baba, büyükbaba ve büyükanne renkliliği kalmamış. Köyde sadece yaşlılar var. Ortaokula başladığımda köyü bıraktım.
Nasıl bir gençlik ortamınız vardı?
Gençlik dönemim tabi, 12 Eylül öncesiydi. Genellikle kimseye de karışmazdım. Komşu ilçeler çok karışıktı, sağ sol kavgası vardı. Bizim orası biraz daha sakindi. Çok Kemalettin Tuğcu kitabı okudum. Orda yetimler öksüzler anlatılır.
Derslerimi çok önemsedim, okumam gerektiğini düşündüm ve her şeyi de yapmazdım. Cepheleşmenin tamamen dışındaydım. İlçe ikiye bölünmüştü, ortadan nehir geçiyordu. Sağ ve sol bölgesiydi, ben her iki tarafta da rahatlıkla geziyordum.
Bu duruşunuz, devamlılık arz ediyor mu? O zaman da böyle miydiniz?
Tabi, sağcı ya da solcu olmaktan müstağniyim. Mü’minim.
Bu nerden gelmiş olabilir?
Aile ortamının buna çok fazla katkısı olmadı. Babam dindar biri olmasına rağmen çok katkısı yok. Daha çok Risale-i Nur’larla tanıştıktan sonra oldu. Orta üçte idim Risale’lerle tanıştığımda. Onun verdiği bir şey oldu.
Nasıl, hangi yönü sizi etkiledi?
Mesela ilk okuduğum bahis namazla ilgiliydi.
Hangi konular çekti sizi hatırlıyor musunuz?
Şöyle bir hayalim vardı benim. Mutlaka kitap alır okurdum, ama her yeri iyi olmayabilirdi bu kitabin. Hangi kitabi okuyacağımı da bilmiyordum, 13-14 yaşındaydım. Babam esnaftı en büyük oğlu ben olduğum için tezgâhtarlık yapardım. Her sabah giderken bir kitap alırdım yanıma. Ama isterdim ki bütün kitapların en güzel taraflarını bir araya getireyim başka bir kitap yapayım, böyle bir hayalim vardı. Sonra bunun “dua” olduğunu sezdim. Allah karşıma kırmızı kitapları, Risale-i Nur külliyatlarını çıkardı.
Said Nursi’nin en önemli özelliği senin karşından konuşmuyor olması, yanına gelip öyle konuşuyor, empatik konuşuyor. İlk okuduğum bahislerinden biri namaz bahsiydi. “Namaz iyidir, iyidir de, her gün beş defa kılmak usanç veriyor, bitmediğinden usanç veriyor” diye bir soru vardı. Bu soruyu ben de sorardım kendi kendime. Herkes sorar bu soruyu ama kimse bunu seslendirmez. Farzdır namaz, ayıptır böyle bir soru.. Seslendirilmez. İlk defa böyle bir soruyu, üstelikte bir dini kitapta bu soruyu okudum. Şaşırmıştım. O zaman ne Said Nursi’yi bilirdim nede hangi zamanda yasadığını bilirdim. Bu soruyu kendi kendine soran, bu soruyu yazabilen biri genç biri olmalı, 25 yaşlarındadır muhakkak diye düşünmüştüm.
Dil sorun değil mi?
Hayır değil, Risale-i Nur’un dili apayrı bir bahis, sorun değildir.
O gün fark ettim ki.. Şunu bekliyorum sorudan sonra; “Hadi oradan tabi kılacaksın beş vakit namaz”. O tam tersini yaptı; “Bir dakika” dedi, “ben de nefsimi dinledim o da şeytandan tembellik kulağıyla aynı şeyi duyuyor” dedi. “Ben önce nefsimi ikna edeyim sonra seninle konuşurum, sen şurda dur beni dinle” diye bir üslubu var. Yani hak vermiş. Böyle bir soru haklı bir soru diye yanımıza geçiyor ve empati yapıyor. O vurgu çok önemli ve gerçekten de izahları, nefsini ikna ettiği cümleler çok etkileyici ve ben ikna oldum.
Orda konumunuzu biliyor yanınızda duruyor, ilk adımları beraber yavaş yavaş atıyorsunuz. Sizi sonuna kadar götürüyor, kaybetmiyor.
Söyle bir özelliği vardır; Risale-i Nur’un hiç bir yerinde Said Nursi “Ey Müslüman” diye hitapta bulunmaz, “Ey insan” üzerinden gider. Yani İslam’ımızı en temel yanımızdan başlayarak inşa eder. “Ey nefsim” diye başlar. O yüzden hep nefsine hitab eder, isteyen dinlesin der.
İlk kitabınızı ne zaman ele aldınız, kaç yaşındaydınız?
Daha ilkokul 5. Sınıftayken ilk kitaplarım. Babama zorla kitaplık yaptırttım, ayakkabılığa filan benziyordu. Babamın İstanbul seyahati sırasında yabancı bir amcanın babama hediye ettiği bir kitaptı.
İlk kitabınızı ne zaman çıkardınız?
1990 yılında ilk kitabı çıkardık. Hayalimden 15 yıl sonra çıktı.
Tıp eğitimi aldınız. Nasıl o tercihe vardınız?
Benim çocukluğumdan beri babaannem ve anneannem doktor olmamı istemişti. Sevdim, doktor olacağım dedim. Bütün tercihlerim tıptı.
Kimliğinizin oluşumunda tıp eğitimi almış olmanızın bir etkisi var mı?
Hiç şüphesiz. Tıp eğitiminin şöyle bir özelliği var: Şimdi doktorun karşısında insan neyse odur. Doktora numara çekemezsin. Doktorlar insanın arka bahçesini bilirler, çok insanın sırdaşıdırlar. Kutsal bir meslek denir, kutsal olmayan bir meslek yok ta, doktorluk bana daha bir kutsalmış gibi gelir. Canla uğraşıyorsunuz, ruhla uğraşıyorsunuz, sırla uğraşıyorsunuz.
Eğitim alırken eğitim insanı bir düzene sokar, düşünce tarzı verir, bir bakış açısı verir. Mesela ilmi bir bakış açısı verir eğitim genel manada. Belki tıpta bu özellikle olur. Bu sizin dünyaya bakışınızı ya da üniversiteye başlamadan önceki duruşunuzu değiştirdi mi, sabitleştirdi mi?
Tıp eğitimi çok sistematik bir eğitimdir. İnsan vücudunun sistemini öğrendiğiniz için o yöntemle belirlenir. Derli toplu düşünmesini öğrenirsiniz. Neyi nerde ne kadar söyleyeceğinizi bilirsiniz.
Daha önceki tecrübelerinizle birlikte, Said Nursi’nin öğretilerinden ona bakış açınız değişti mi ya da daha derinleştirdi mi?
Çok.. Tıp fakültesi yıllarında daha derin okumaya başladım. Şunu fark ettim, Risale-i Nur’un dili çok katmanlı bir dil. Ve Kuran’ın dilini bize taşıyor. Ağır denmesinin nedeni bu. Risale-i Nur’un içinde ağır kelimeler var ama Kuran dilini dünyamıza, dilimize, konuşma dilimize taşımak içindir o. Kaldı ki onun yazıldığı yıllarda herhangi başka dinî olmayan bir eseri bile alsanız onun dilinin çok sade olduğunu görürsünüz. Şimdi bize ağır gelen aslında taşımamız gereken bir ağırlıktır. Kuran kelimeleri ile konuşur. Ben çok sonra fark rettim ki Said Nursi Hazretleri bize Kuran’ın dilini öğretmiş. Kuran-ı Kerim Arapça’sını, Risale-i Nur okuduğum için anlayabiliyorum.
Sorun dilimizin değişmesi. Oradaki kavramlar Kuran kavramlarını dilimize taşımak içindir.
Üniversiteyi bitirdikten sonra çalışmaya başladınız ama şu an doktor olarak çalışmıyorsunuz.
5-6 Yıl aktif hekimlik yaptıktan sonra, bazı hastanelerde idarecilik yaptım. Ama son on yıldır onu da yapmıyorum, serbest çalışıyorum.
Nasıl oldu geçiş?
Benim yaptığım hekimlik eksik olursa, çok bir şey kaybetmiyor tıp. Benim yazarlığım eksik olursa, benim hüsn-ü kuruntum galiba, daha çok şey eksik olur diye düşündüm.
Yazarlıkla başladık.. Yazarlık doktorluk kadar para kazandırmıyor tabi. Doktorluk yaparken, idarecilik yaparken de yazardım. Yazar olmak için yazarlık okuluna gitmenize gerek yok.
Nedir yazarlıkta sizi çeken?
Çok güzel bir şey. Bir yazıyı yazabilmek, bir ifadeyi keşfetmek, söylenmemiş bir şeyi hiç söylenmemiş şekilde yeniden söylemek, onu kelimelere dökmek muhteşem bir şey. Yazmakla keşifler yapıyorsunuz, yazmamış olsanız yazamazsınız. Yazmanın kendisi bir eylem ve tıpkı maden aramaya benzer. Maden oradadır ama kazmadan bulamazsınız. Kazmak gerekiyor.
O bir disiplin gerektirmez mi?
Yazma disiplinin en sahici öğrenme şekli okumaktır. Okumayan yazamaz. Çok okumak gerekir. Düşüncenin malzemesi okumaktır. Malzeme yoksa neyi yazacaksınız? Şimdi bana da soruyorlar hocam nasıl yazar olabilirim diye, okuyacaksın, çok okuyacaksın.
Düşüncelerinizi merak ediyorum. Mesela sizin en ilginç düşünceniz ya da konu var mi? Benim merak ettiğim konu: Allah örneğin. Allah sizin için ne ifade eder?
Herkes için Allah’ı tanımanın bin bir yolu vardır. Allah kendisini Esma’ları ile tanıtıyor. Her bir Esma Allahı tanımanın yollarından, kanallarından biridir. Her bir Esma da bir ihtiyacımızı karşılar. Dolayısıyla ihtiyacın neyse arayışın odur. O arayışta bulduğun da Allah’tır. Ama hangi ihtiyacın üzerinden gittiğine bağlı. Esma-ül Hüsna 99 derler, en azından 99 ayrı çeşitle Allah’ı bulursun. Benim için Allah dost, beni kimsenin hatırını saymadığı yerden çekip alan, hatırı en çok sayılası bir dost. Beni en çok ikna eden, isyandan alıkoyan düşünce bu: Seni kimse arayıp sormazken seni o çekip aldı, seni var etti. Yokluktan çıkardı karşısına koydu. Onun hatırını kırmak doğru değil.
Allah’ın hatırını nasıl öğreniyorsun, nerden öğreniyorsun?
Kuran üzerinden öğreniyorsun. Kuran her zaman vahyi gösterir. Vahyin doğurduğu ilhamlar vardır. Vahiy kapıyı açar, sen düşünürsün. Zaman zaman bazı ayetler yıldızlaşır bende. Onlarla zevkli günlerim olur. Onları anlatırım, heyecanlanırım. Bütün ayetler yıldızdır ama bazen birisi yakınlaşır.
Peygamberimiz sizin hayatınızda nasıl bir rol oynar?
Peygamber benim için, aramızda olan peygamber. Hucurat suresine göre Allah’ın Resulü aramızdadır. Bütün sevgilerin, muhabbetlerin, yakınlıkların sebebi Hz. Muhammed’dir. Ben şu anda dinlenirsem, soru sorulmaya değer bir adamsam onun sayesindedir. Aramızda peygamberdir. Karı koca arasında, komşu arasında, ana-baba-evlat arasında peygamber vardır. Onun hatırına birbirimizin yüzüne bakarız. Çek peygamberin varlığını âlemden, senin bana soracağın soru yok, benim de sana cevabım yoktur.
Peygamberimiz muhabbet mi oluyor?
Bütün muhabbetlerin, sevgilerin mayası O’ndadır. O’nun getirdiği vahiyledir. Kalplerimiz bir balıksa, peygamberimiz denizdir, onun içinde yüzüyoruz.
Müslümanlara geçecek olursak, peygamberimiz onların hayatında eksik mi?
Adı var. Bende tam da onlarda eksik dersem ayıp etmiş olurum. Benimkinde de eksik. Peygamber imajımızda bir sorun var, onu ötelemişiz. Çok eskide kalmış biri olarak görüyoruz. Aktive edilmiş bir peygamber yok, özne bir peygamber yok. Sadece hatırasını bildiğimiz nostaljik bir peygamber var. Ama şu anın içinde, simdi ve burada etkin ve bizi etkileyen bir peygamberden bahsediyorum Allah’ın Resulünden bahsederken. Ayet öyle diyor.” Bilin ki Allah’ın Resulü aranızdadır.”
Biz buraya gelmişiz, peygamber efendimizi bulmak için belki geliyoruz.
O seni buraya getiriyor, bulmuşsun zaten.
Tabi bir de içselleştirmek..
Tabi, peygamber öznedir, hayatımızın her yerinde. Sesimizi ona göre ayarlarız, bakışımızı ona göre ayarlarız. Tabi Abdullah oğlu Muhammed olarak değil, insanî beşerî tarafıyla değil. Allah’ın Resulü sıfatıyla aramızda. Örnekliğiyle, ahlakıyla ünvanıyla aramızda.
Müslümanlar bölük pörçük parçalanmışlar.. Bir arada geçinmekte zorlanıyorlar. Bir bakıyorsun Avrupalılar birleşip AB’yi oluşturuyorlar peygamberimizin örnek ve ahlakını alırsak, Müslümanların bugünkü durumu uyuşmuyor aslında. Peygamberimiz hayatımızda eksik mi? Var, ama olması gerektiği kadar yok.. adıyla var.
Batılılarda bu var, onlarda peygamberimizden daha mı çok var?
Peygamberimiz âlemlere rahmettir. Âlemlere, Müslümanlara değil. Dolayısıyla toplumların da o rahmetten payı vardır şüphesiz. Nasıldır onu bilemem. Yalnız tek hesabı dünya olanlar birleşir. Dünyadan öte bir şeyi olmayan dünyayı kurtaralım diye birleşir. Dünyayı takmayan nasıl olsa ahiret gelecek her şeyi ahirete erteleyenler kavga edebilirler. O Müslümanların zayıflığından değil..
Ama şöyle dediniz, ahret inancından dolayı Müslümanlar kavga edebiliyor birbirleriyle.
Ahiret inancından değil. Sadece dünyan varsa senin, üzerine titrersin. Batı felsefesinin sadece dünyası var, o bir şekilde zoraki içselleştirmese de kendini mecbur hissediyor. Müslüman nasıl olsa birazdan burayı boşaltacağız diyor, sorun değil diyor.
Neyin kavgasını yapıyoruz?
O ayrı tabi..
Bu geri kalmışlığın da, gelişememiş olmanın da bir sebebi. İhtilaf var, zaruret var, cehalet var. Cehalet ihtilafı doğurmuş, ihtilaf zarureti-fakirliği doğurmuş.. Bütün mesele cehalet.. Müslümanlar çok güzel bir makine diyelim, harika işler yapabilir, prizden çekmişler Müslümanları.
Nasıl prizden çekmiş? Kim çekmiş?
Peygamberle irtibatını koparmışlar. Medeniyet inşa etmişiz 1000 küsür yıllık, bu medeniyet haksızca yağmalanmış. Şu anda İslam medeniyeti temsilcisi yok.
Simdi biri kalksa Budistlerle tanışmak istiyorum dese, Tibet’i gösterirler.. Mohikan’larla birlikte olmak istiyorum derse, sana adresi gösterirler.. Şu bölgeye git görürsün, yaşa derler.. Müslümanlar nasıl bir şeymiş bir tanışayım diyen bir yabancı, genç kız ya da delikanlı bir talepte bulundu.. Nerenin adresini göstereceksiniz? Hollanda? İstanbul? Mekke? Medine? Pakistan? Yok.
Bölünmüşlük parçalanmışlık var. İslam dünyasından bahsetmek bu anlamda yanlış olur. Müslümanların yaşadığı coğrafya var.
Peki, bu bir rahmet değil mi?
Hiç şüphesiz her şey, her an rahmettir. Bunun ne anlama geldiğini biz bilemeyiz. Onun adını Allah koyar.
Hepsi mozayiğin bir parçası mı?
Hiç şüphesiz her Müslüman’da en az bir güzellik bulursunuz.
Batı sizin gözünüzde nasıl bir medeniyet?
Batı bencillik medeniyeti, bencilik medeniyeti, cimrilik medeniyeti. Ve kuvveti güç, söz edinmiş bir medeniyet. Ama 2. dünya savaşıyla duvara çarpmış bir medeniyet. Batı eğer bencilliği ve cimriliği, nefreti sürdürürse başına ne gelebileceğini görmüş. Su anda yoğurdu üflüyor. Zoraki de olsa… yaşayış biçimlerinde İslam medeniyetinin kodları var. Çünkü insanî olana doğru ilerliyorlar. “İslamiyet İnsaniyeti Kübra’dır” der Bediüzzaman. Yani İslamiyet’in yaşanması ile insanlık kübralaşır, büyür, daha çok. Ki biz Türkiye’de Kemalizm’den Avrupa Birliği standartları sayesinde kurtarabiliyoruz yakamızı. Orada AB kanunlarının çoğunda bir insanîlik, dolayısıyla bir İslamîlik var.
Yani Batı İslam’a doğru ilerliyor mu, haberi olmadan?
Tabi insana doğru ilerlerseniz İslam’a doğru ilerlersiniz. Zaten Hıristiyanlığın saflaşıp İslam’ın kendisine, Müslümanlara olmasa da, İslam’ın kendisine yakınlaşacağına dair ahir zaman haberleri var. Bunun gerçekleşme zamanı geldi artık. Yani Batı’nın medeniyetinin köklerinde, yavaş yavaş musibetle elde edilen kanunların çoğunda, İslamî ve insanî kanunlar var. İstisnası vardır tabi.
Ahlakî çöküşten bahsediliyor Batı’da, bunu nasıl görmemiz gerekiyor?
Bu ahlakî çöküşün olması gerekiyor. Dibe vurmak lazım, tükenişi yaşamaları gerekiyor. Bir kaç tane Avrupa’yı görmek lazım. Bir tanesi sokaktaki Avrupa. Mesela Avrupalı’nın ateizmi ile Müslüman bir ülkede yasayan birinin ateizmi bir tutmuyor. Avrupalı’nın ateizmi Hıristiyanlığa karşı bir tepki idi: din buysa ben ateistim diyor. Müslümanlığı bilse ateist olmayacak zaten. Bir çok kişi Avrupa’da da ateizmden İslam’a geçiyor, Hıristiyanlık’tan doğrudan geçmiyor. Bir ara Budizm, Şintoizme filan uğruyor sonra İslam’a geliyor.
Batı’nın uzun da olsa Hak’ka yürüyüşünde (düşe kalka) epey bir süreç var gibi görünüyor. Bu alanda daha çok aşması gereken konular var galiba, çünkü kötüye doğru gidiyor. Bu Hak’ ka giden süreçte Müslümanların ne gibi rolü var?
Müslümanlar bir defa onları İslam’la yüzleştirdiler. Olumlu ya da olumsuz temsil ettiler ama, İslam’la yüzleştirdiler. Birçok Batı’lı entellektüeldeki etkilerini gördük. Biz bir çalışma da yaptık 2 sene önce Avrupa’da. Hollanda’dan İtalya’ya, Almanya’dan İngiltere’ye kadar burada Müslüman olmuş, Avrupa’lı Müslüman entelektüellerle söyleşi yaptık. Onların ortak duruşu şu, entellektüel duruşunun temelinde: Evet Müslümanların temsilinde bir zayıflık olduğunu söylüyorlar. Hatta birçoğu “Müslümanları görseydim Müslüman olmazdım” diyecek düzeyde. Benim onlardan ümidim şu. Onlar bir Euro İslam doğuracaklar. Yani taze bir filiz. Özellikle özgüvenli duruşlarıyla. O çekirdeğin filizlenmesine yardımcı olacaklar diye düşünüyorum. Sayıları yavaş da olsa artıyor, ama sağlam gidiyor. Yavaş da olsa geometrik olarak çoğalıyor ve sağlam gidiyor.
Burada göçmen Müslümanların sorununu Avrupa’ lı Müslümanları, Müslüman oldukları halde hala ‘gavur’ görmeleri. Yani “onların Müslümanlığından ne olur” gibi bir düşünce var. Bu kadar açık söyleyemeseler de içlerinde bir soğukluk var. Ama Müslüman o, senin kardeşin, o kardeşin. O zaman iş nereye varıyor? Sen dini millileştirmişsin. Yani Türk’ ler Müslüman’dır, Türk’ lerin Müslümanlığı, Faslı’ ların Müslümanlığı. Hayır, Allah her ırktan sana kardeş gönderir. Bunu da kendi ırkından, kendi dilinden olan, kendi renginden olan kardeşin kadar benimseyeceksin. O evrenselliği henüz göçmen Müslümanların yasadığını söyleyemem.
Bu şöyle bir tehlike içermez mi? Euro Müslümanlık bir varlık göstermeye başladığında belki İslam’dan öyle bir duruş oluşturacaklar ki, klasik, bu günkü Müslüman dünyasının duruşundan farklı bir duruş olacak.
Zaten yeniden Müslüman olmamız gerekiyor hepimizin.
Bu manada onlar bize olumsuz bir mesaj verecekler, “sizin şimdiye kadar yaptıklarınız doğru değil” diye.
Bu insanlar diyor, biz şu tarihte Müslüman olduk. Bize sorsalar, “siz söyler misiniz hangi tarihte Müslüman oldunuz?” Bizim tarih verme imkânımız yok. Ama bir yerde karar vermiş olmamız lazım. “Bundan sonra harbî Müslüman olacağım” diye. Öyle bir tarih yok. Kendimizi Müslüman sanıyoruz.
Batı’nın Hak’ka doğru yürüyüş var. Öğrenmesi gereken çok şey var. Birde 11 Eylül olayı oldu. Bu süreçte 11 Eylül’ü nasıl değerlendirmek lazım?
11 Eylül bir komplo teorisi zaten. Siyasal olarak İslam’ı sıkıştırmak için, kıstırmak için yapılmış bir şey. Ama Hak’kı arayan Hakperest insanlar, “bu kadar kendilerine hücum edilen insanlar nasıl insanlardır, belli ki eziliyorlar” diye daha çok merak etmişler. 11 Eylül’den sonra Kuran satışları ABD’de patlamış. Daha çok Kuran satışı olmuş.
Mesela şundan korkmuyor musunuz? 11 Eylül üzerine savaş başlattılar. Birçok Müslüman canı yanıyor. Bunun bir tepkisi olmaz mı İslam dünyasından? Bu Batı’nın yürüyüşünü, istikametini değiştirmez mi?
Bizim tepki koyacak kadar yekpare bir yapımız yok. Kim koyacak tepkiyi? Batı gibi yekpare yani üniform bir güç değiliz. Mesela Danimarka’da bir karikatür krizi olmuş, Suriye’li başkonsolosluk, büyükelçilik binasını yakar. Yerel olarak kalır. Bilmem bir başka yerde başkası bağırır çağırır, yerel kalır bunlar. Üniform bir yapımız yok.
Batı’nın Müslümanlara nasıl bir etkisi var? Mesela Türkiye’de çalışıyorsunuz, işlerinizi yapıyorsunuz. Günlük hayatınızda Batı’nın etkisini hissediyor musunuz? Nasıl bir etki?
Çok net.. Olumlu tarafları da var olumsuz tarafları da var. Mesela medya çok güçlü. Çocuğunuza seyrettireceğiniz Müslüman’ca bir çizgi filmi yok.
Sizi rahat bırakıyorlar mı?
Kişisel olarak karışmıyorlar ama etraftaki medya gücüyle benim olmasa da başkalarının hayatlarını çok etkiliyorlar.
Bundan dolayı kızıyor musunuz Batı’ya?
Batıya bütünüyle kızmak doğru değil. Burada Batı’dan kaynaklanan, doğal olarak, coğrafyamızın batısında olduğundan “Batı” diyoruz biz ona. Ama aynı şeyi doğudan da yapıyorlar, Batı demek bu anlamda doğru değil. Batı’ya tümüyle kızmıyoruz. Yani İtalya Milano’da Ahmet Abdulveli bin Cherzo İtalyan Müslüman kardeşim Batı’lı. Doğuda, Türkiye’nin de doğusunda, Ziya Gökalp, çok doğulu. Ama ülkemin basına faşizmi bela etmiş Ziya Gökalp. Şimdi hangisi Batı’lı hangisi Doğu’lu? Batı’ya niye toptan kızayım, Doğu’yu niye toptan seveyim?
Huntington teorisine/teoremine nasıl bakıyorsunuz? Medeniyetlerin çatışması?
Medeniyetler çatışması çoktan gerçekleşti aslında. Biz su anda medeniyetler çatışmasını aşmış durumdayız.
Irak’taki olay, Afganistan’daki olay öyle bir şey değil mi?
Hayır, o sadece ABD şahinlerinin kıpırdanmasından ibaret. Askeri gücün sözü. Söz güç olmadı şimdiye kadar. Batı’dan gelen bir sözün Doğu’da güç olmadığı biliniyor. Gücün sözünü kullanıyorlar şu anda.. Gördüğünüz gibi o da fiyaskoyla sonuçlandı.
Bundan, bu gelişmenin, sıcak gelişmelerin fazla uzun sürmeyeceğini anlıyorum. Sizin beklentiniz.. Batı’nın Hak’ka doğru yürüyüşü?
Ne zaman silaha sarılmışsa acizliğindendir. Silah o medeniyetin acizliğinin ifadesidir!
Son olarak: Batı sizden korkmalı mı?
Korkmasına gerek yok.
Batı’ya ne gibi katkıda bulunmayı düşünüyorsunuz?
Namussuzluk edecekse, bencillik yapacaksa, güç üzerine bir medeniyet kurmayı düşünüyorsa bizden korksun. Biz gücü söz edinmiyoruz, sözü güç ediniyoruz. Ama adalet, evrensel ahlak, insanî düzlemde bir yaşama biçimi, insanî olanla, asgari insanî olanla ittifaksa bizden korkmasına gerek yok.
Türkiye’den gümrükten gelirken, Hollanda’da mıydı, İsviçre’de galiba.. Her girişte bir zorluk çıkarırlar. Bu defa dedi ki: “Sakın cihat’tan bahsetme tamam mı?”, “konferans vermeye geldim” deyince. “Cihat nedir sen biliyor musun?” dedim. “iste savaş bilmem ne..”. “O” dedim, “George Bush’ la Usame bin Ladin’in tarifi. George Bush’ la Usame bin Ladin müttefik. Onlar cihadı böyle anlıyor. Cihat en önce insanın kendi kötülüklerinden, bencilliğinden, hırslarından kendini arındırması, kurtulması. Cihat odur. Ben özellikle cihat’tan bahsetmeye geldim.” Keşke cihadı anlatsaydık bunlar başımıza gelmezdi. Kabalık İslam’da yoktur. Nerde kabalık varsa o insanın aşırı Müslüman olduğunu değil hafif Müslüman olduğunu gösterir. Müslümanlıktan nasibi hafifleşmiştir.
Batı’nın böyle bir yürüyüşü var. İslam’ın nasıl bir yürüyüşü var? İslam nereye doğru gidiyor? Müslüman coğrafyasının nasıl bir yürüyüşü var?
İslam’ın bir yere gittiği yok. Müslümanlar inşallah İslam’a doğru yürüyorlar. Evet, onlarda da bir Hak’ka doğru yürüyüş var.
Batı’nın Hak’ka doğru ilerlemesini Müslümanlar hızlandırabilir mi? Batı da Müslümanların yürüyüşünü hızlandırabilir mi?
Onlarda bizim aradığımız şey var, bizde onların aradığı şey var. İsleri var Müslüman gibi, adları gayri Müslim. Bizim de adımız Müslüman işlerimiz pek Müslümanca değil. Burada adaleti, ölçüyü.. Mesela bir insanı kandırmak kolay kolay Avrupalı’nın aklına gelmiyor. Hakkını biliyor. Sokakta, pratikte, detaylarda insan hukukuna, kul hakkına riayeti biliyor. Öğretmişler bunu. Hangi saikle ise biliyor.
Kaldırımına daha ayağını atmadan duruyor. Bunu Allah için yapmıyor ama refleks olaraktan. Bizse umursamıyoruz. İslam detaylarda kendini gösterir. Medeniyetin ucu detaylarda.
Peki Müslümanlar o zaman bu hususu ilerlerken öğrenecekler, ama bunu kendi dinlerine, kendi tarihlerine bakarak mı öğrenecekler yoksa Batı’nın nasıl yaptığına bakarak mı, alarak mı?
Belki de kendi kaybettikleri şeyi Batılı’nın elinde görecekler. “Bu bizim yitiğimizmiş” diye. Dikkat ederseniz peygamberimiz “hikmet müminin yitiğidir” diyor. Yitik.. “ya bir hikmet de olsa iyi olur nerde bu falan?” demek değildir. Cep telefonunu kaybettin mi hiç? Nasıl yana yakıla ararsın? Onsuz edemeyeceğini bilirsin çünkü. Biz o arayışı kaybetmişiz. “Ben hikmetsiz edemem, nerde bu şimdi?”, cep telefonum kadar vazgeçilmez bu.. Çin’de de olsa alın diyor.. Çin..
Telefonumu kaybettiğimi anladığım an telefonumu yana yana ararım. Ama kaybettiğimi fark etmezsem bir şey yokmuş gibi davranırım.
“Hikmet müminin yitiğidir” ne demek? Cep telefonu gibi yitiğidir demek. Bunu yana yakıla arıyor olmanız lazım. Sonra şimdiki Müslümanların Ehli Kitap’la hukukunu Kurana göre ayarlaması gerekiyor. Ehli Kitap deyince hepimiz müşriklerle bir tutuyoruz onları. Hayır. Ehli Kitab’ın kestiği yenir. Ehli Kitap’tan kız alınır. Ehli Kitap, yani Yahudi ve Hıristiyanlardan bahsediyoruz. Ve İslam Hıristiyanlığı da Yahudiliği de içerir. Bir Müslüman en az bir Hıristiyandır. Hıristiyanlık İsa’ya hürmetse, Hıristiyanlık İncil’e inanmaksa, bir Müslüman için o var, onu içeriyor. Yahudilik Musa’ya inanmaksa, Tevrat’a hürmetse, Müslüman onunla mükellef zaten. Bunu bilse Batı, biz bunu anlatabilsek.. Biz onların ağabeysiyiz yani. Bizim dinimiz ana din. Ümmet diyoruz ya biz kendimize, ümmet demek anaç toplum demektir. Ana kelimesiyle aynı kelimeden gelir: ümm. Ana toplum da diğer toplumları yavrusu gibi gören, çocuğu gibi gören demektir. Haylazlıklarına eyvallah diyen, başını okşayan, oğlu el kaldırsa da.. Tekmelese de…
Bu tarif ettiğiniz çerçevede Batı’yla konuşmak mı gerekiyor. Batı’da müttefik mi aramak gerekiyor?
Müttefikten bahsetmiyorum. Askeri, siyasal ittifaktan bahsetmiyorum. Hak ittifakından bahsediyorum. Hak ittifakından. Yani bunun için bir siyasal güç olmamız gerekmiyor. Bizim buradaki duruşumuzun bu çerçeve içinde değerlendirilmesi gerekiyor. Biz mü’min olarak buradayız ve İslamiyet’i kendi cebimize sokamayız. Bu bizim dinimiz dersek, Allah’ın rahmetini kendi cebimize sokmaya çalışırız. Tıpkı güneşe marka koymak gibi bir şey olur. “Güneş benim güneşim başkası kullanamaz” demek gibidir. Çok komik olur değil mi? Allah’ın rahmeti de en az bir güneş kadardır. Biz İslamiyet’e ait’iz, İslam bize ait değildir. Bizden daha iyi yasıyorsa bir başkası, işinde Müslüman’sa ona tabi olacağız. İşinin Müslüman’ı ise.
Belki şöyle diyebilir miyiz? Batı’yla diyaloga geçerek onların hakikatle alakalı bilgilerini, tecrübelerini, bakış acılarını öğrenerek biz kendi dinimizi daha iyi anlama fırsatına mı ulaşırız?
Aynamızı görüyoruz Batı’da. Bizim İslamiyet’ten koptuğumuz ölçüde ne kadar kabalaştığımızı görüyoruz. Su var. Hani derler, süt ürünleri içinde en nihai ürün kaymaktır. Ondan öncesinde yoğurt var, peynir var mesela. Peynir bozulsa yenebilir. Yoğurt ekşise yenilebilir. Ama kaymak bozuldu mu çok kötü oluyor. Şimdi Müslüman’ın bozulması ile Hıristiyan’ın bozulması da buna benzer. Müslüman bozuldu mu, kaymak bitti.. yok.. Ama Hıristiyan bozuldu mu? Bozuk.. Ara ürün çünkü. Bozularak çalkalanarak kendisine gelecektir.
Tabi bu bizim açımızdan, Müslüman’ın duruşu açışından böyle söyleyebiliriz. Hıristiyan böyle söylemez.
Adını koyuyoruz bunun, böyle de olması gerekmiyor. Yalnız Müslüman’ın da hayatın detaylardaki nezaketi görmesi gerekiyor. Kuran’da özellikle namaz hakkında detay bilgi yoktur. Namazın rekâtlarını, hatta vakitlerini bile söylemez Kuran, beş vakit demez. Peygamberimizden öğreniyoruz bunu. Ama belli alanlarda çok detay vardır: Borçlanma hukukunda, boşanma hukukunda, miras hukukunda. Anne babaya hürmet hukukunda. Çünkü burada nefis kıvırtıyor. Bunlar hayatın detayları. Namazımızın, haccımızın, orucumuzun ,kelime-i şehadetimizin, zekatımızın, infakımızın ne kadar düzgün olduğunun göstergesi, ne kadar onlara göre yaşamaya niyetli olduğumuzun göstergesi borçlanmadaki hassasiyetimizdir. Miras paylaştırırken.. Mesela boşama yaparkenki hassasiyetimizdir. Dikkat edin ne kadar koyu Müslüman olursa olsun, miras söz konusu olunca, Anadolu’da hala öyle, insanlar o konunun Müslüman’ı değillerdir. Kızlarından mirası kaçırıyorlar. Allah’ın dediğini yapmıyor, karşı çıkıyor. Namazınızı iki rekat eksik kılın deseniz, kıyameti koparacaktır. Demek ki namazı oraya taşımıyor. Boşanmada ne kadar haksızlık yapıyoruz birbirimize. Mirasta öyle, borçlanmada .. nasıl böyle yamukluklar, kaymalar, kaytarmalar yapıyoruz.
O yönden Batı’dan öğreneceğimiz çok şey var.
Evet. Çok.. o detayları gerçekleştirmiş. Birinin Çatısı var..
Bizim de anlatacak şeyimiz var mi? Kuran’ımız, peygamberimiz?
İslamiyet’i sahiplenmeden anlatmamız lazım. İslam bizim malımız değil. Allah’ın rahmetidir. Rahmeten lilalemindir. Âlemlere rahmettir peygamber. Müslümanlara değil sadece. Bu gerçeği unutmayalım. Her insanda peygamberimizin rahmetinden bir pay vardır. Arasan bulursun. Mutlaka vardır.
Yârın nereye gidiyorsunuz?
Röportaj sorusu mu?
Ahrete gidiyoruz yârın. Her yârin bir bugünü dün yaptığı için, ahrette yolumuzu biraz daha yakınlaştırıyor.
Röportaj için teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim, ne kadar zor sorulardı bunlar.. Senin gazetenin 8 sayfası doldu bence.. Dizi yaparsınız artik.
Röportaj ve foto: Dr. Kürşat Bal & Annesi
Uzun ve yorucu bir yolculuk ve kendine has tarzıyla yaptığı sunumunun ardından, gecenin geç vakitlerine kadar bıkmadan sorularımıza cevap veren Senai Demirci’nin uzunca ve ilginç yaklaşımlarını aşağıda okuyabilirsiniz. “Resmi†sorulardan sonra bir o kadar da gayri resmi sorulara samimi bir ortamda seyreden sohbetimizde verdiği cevaplarla yolculuğundaki keşifleri bizimle paylaşan Senai bey’e teşekkürler..
Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?
1964 doğumluyum, Samsunluyum. Tıp fakültesi mezunuyum. Öğrencilik yıllarımda yazı yazmaya başladım. Mezun olduktan sonra ilk kitabım çıktı, 25’e yakın kitap ve 5-6 tane albüm çalışmalarım var.
Nasıl bir aile ortamında yetiştiniz?
Babam esnaftı, annem daha doğrusu cici annem. Üvey anne yanında yetiştik biz. Akla kötü imajlar gelebilir ama benim annem iyi idi. 7 kardeştik biz.
Daha çok köy hayatı yaşadım. Babaannem baktı bize. Ben en büyüğüydüm.
O mutlaka karakterinizde izler bırakmıştır öyle değil mi?
Hiç şüphesiz, yetimlik nedir bilirim. Peygamberimizi anladığımı düşünüyorum en azından.
Ayrıca liderlik vasfı da vermiyor mu?
Belki, ama çoğunlukla çekingenimdir. Lider olmak gibi bir hedefim olmadı. Mesela bir topluluk karşısında konuşmaktan hala korkarım.
Belli değildi bugün.
Alıştık artık.
Arkadaş ortamınızı nasıl tarif edebilirsiniz?
Çocukluğumda gerçekten bir köyümüz vardı bizim. Köy gibi köydü, çocuklar şen şakraktı, büyükler vardı. Şimdi köyler ve köylülük öldü herkes şehre göç ettiği için. Kendi köyümde çocukluğumdan kalma, çocuk, baba, büyükbaba ve büyükanne renkliliği kalmamış. Köyde sadece yaşlılar var. Ortaokula başladığımda köyü bıraktım.
Nasıl bir gençlik ortamınız vardı?
Gençlik dönemim tabi, 12 Eylül öncesiydi. Genellikle kimseye de karışmazdım. Komşu ilçeler çok karışıktı, sağ sol kavgası vardı. Bizim orası biraz daha sakindi. Çok Kemalettin Tuğcu kitabı okudum. Orda yetimler öksüzler anlatılır.
Derslerimi çok önemsedim, okumam gerektiğini düşündüm ve her şeyi de yapmazdım. Cepheleşmenin tamamen dışındaydım. İlçe ikiye bölünmüştü, ortadan nehir geçiyordu. Sağ ve sol bölgesiydi, ben her iki tarafta da rahatlıkla geziyordum.
Bu duruşunuz, devamlılık arz ediyor mu? O zaman da böyle miydiniz?
Tabi, sağcı ya da solcu olmaktan müstağniyim. Mü’minim.
Bu nerden gelmiÅŸ olabilir?
Aile ortamının buna çok fazla katkısı olmadı. Babam dindar biri olmasına rağmen çok katkısı yok. Daha çok Risale-i Nur’larla tanıştıktan sonra oldu. Orta üçte idim Risale’lerle tanıştığımda. Onun verdiği bir şey oldu.
Nasıl, hangi yönü sizi etkiledi?
Mesela ilk okuduÄŸum bahis namazla ilgiliydi.
Hangi konular çekti sizi hatırlıyor musunuz?
Şöyle bir hayalim vardı benim. Mutlaka kitap alır okurdum, ama her yeri iyi olmayabilirdi bu kitabin. Hangi kitabi okuyacağımı da bilmiyordum, 13-14 yaşındaydım. Babam esnaftı en büyük oğlu ben olduğum için tezgâhtarlık yapardım. Her sabah giderken bir kitap alırdım yanıma. Ama isterdim ki bütün kitapların en güzel taraflarını bir araya getireyim başka bir kitap yapayım, böyle bir hayalim vardı. Sonra bunun “dua†olduğunu sezdim. Allah karşıma kırmızı kitapları, Risale-i Nur külliyatlarını çıkardı.
Said Nursi’nin en önemli özelliği senin karşından konuşmuyor olması, yanına gelip öyle konuşuyor, empatik konuşuyor. İlk okuduğum bahislerinden biri namaz bahsiydi. “Namaz iyidir, iyidir de, her gün beş defa kılmak usanç veriyor, bitmediğinden usanç veriyor†diye bir soru vardı. Bu soruyu ben de sorardım kendi kendime. Herkes sorar bu soruyu ama kimse bunu seslendirmez. Farzdır namaz, ayıptır böyle bir soru.. Seslendirilmez. İlk defa böyle bir soruyu, üstelikte bir dini kitapta bu soruyu okudum. Şaşırmıştım. O zaman ne Said Nursi’yi bilirdim nede hangi zamanda yasadığını bilirdim. Bu soruyu kendi kendine soran, bu soruyu yazabilen biri genç biri olmalı, 25 yaşlarındadır muhakkak diye düşünmüştüm.
Dil sorun deÄŸil mi?
Hayır değil, Risale-i Nur’un dili apayrı bir bahis, sorun değildir.
O gün fark ettim ki.. Åžunu bekliyorum sorudan sonra; “Hadi oradan tabi kılacaksın beÅŸ vakit namazâ€. O tam tersini yaptı; “Bir dakika†dedi, “ben de nefsimi dinledim o da ÅŸeytandan tembellik kulağıyla aynı ÅŸeyi duyuyor†dedi. “Ben önce nefsimi ikna edeyim sonra seninle konuÅŸurum, sen ÅŸurda dur beni dinle†diye bir üslubu var. Yani hak vermiÅŸ. Böyle bir soru haklı bir soru diye yanımıza geçiyor ve empati yapıyor. O vurgu çok önemli ve gerçekten de izahları, nefsini ikna ettiÄŸi cümleler çok etkileyici ve ben ikna oldum.
Orda konumunuzu biliyor yanınızda duruyor, ilk adımları beraber yavaş yavaş atıyorsunuz. Sizi sonuna kadar götürüyor, kaybetmiyor.
Söyle bir özelliği vardır; Risale-i Nur’un hiç bir yerinde Said Nursi “Ey Müslüman†diye hitapta bulunmaz, “Ey insan†üzerinden gider. Yani İslam’ımızı en temel yanımızdan başlayarak inşa eder. “Ey nefsim†diye başlar. O yüzden hep nefsine hitab eder, isteyen dinlesin der.
İlk kitabınızı ne zaman ele aldınız, kaç yaşındaydınız?
Daha ilkokul 5. Sınıftayken ilk kitaplarım. Babama zorla kitaplık yaptırttım, ayakkabılığa filan benziyordu. Babamın İstanbul seyahati sırasında yabancı bir amcanın babama hediye ettiği bir kitaptı.
İlk kitabınızı ne zaman çıkardınız?
1990 yılında ilk kitabı çıkardık. Hayalimden 15 yıl sonra çıktı.
Tıp eğitimi aldınız. Nasıl o tercihe vardınız?
Benim çocukluğumdan beri babaannem ve anneannem doktor olmamı istemişti. Sevdim, doktor olacağım dedim. Bütün tercihlerim tıptı.
Kimliğinizin oluşumunda tıp eğitimi almış olmanızın bir etkisi var mı?
Hiç şüphesiz. Tıp eğitiminin şöyle bir özelliği var: Şimdi doktorun karşısında insan neyse odur. Doktora numara çekemezsin. Doktorlar insanın arka bahçesini bilirler, çok insanın sırdaşıdırlar. Kutsal bir meslek denir, kutsal olmayan bir meslek yok ta, doktorluk bana daha bir kutsalmış gibi gelir. Canla uğraşıyorsunuz, ruhla uğraşıyorsunuz, sırla uğraşıyorsunuz.
Eğitim alırken eğitim insanı bir düzene sokar, düşünce tarzı verir, bir bakış açısı verir. Mesela ilmi bir bakış açısı verir eğitim genel manada. Belki tıpta bu özellikle olur. Bu sizin dünyaya bakışınızı ya da üniversiteye başlamadan önceki duruşunuzu değiştirdi mi, sabitleştirdi mi?
Tıp eğitimi çok sistematik bir eğitimdir. İnsan vücudunun sistemini öğrendiğiniz için o yöntemle belirlenir. Derli toplu düşünmesini öğrenirsiniz. Neyi nerde ne kadar söyleyeceğinizi bilirsiniz.
Daha önceki tecrübelerinizle birlikte, Said Nursi’nin öğretilerinden ona bakış açınız değişti mi ya da daha derinleştirdi mi?
Çok.. Tıp fakültesi yıllarında daha derin okumaya başladım. Şunu fark ettim, Risale-i Nur’un dili çok katmanlı bir dil. Ve Kuran’ın dilini bize taşıyor. Ağır denmesinin nedeni bu. Risale-i Nur’un içinde ağır kelimeler var ama Kuran dilini dünyamıza, dilimize, konuşma dilimize taşımak içindir o. Kaldı ki onun yazıldığı yıllarda herhangi başka dinî olmayan bir eseri bile alsanız onun dilinin çok sade olduğunu görürsünüz. Şimdi bize ağır gelen aslında taşımamız gereken bir ağırlıktır. Kuran kelimeleri ile konuşur. Ben çok sonra fark rettim ki Said Nursi Hazretleri bize Kuran’ın dilini öğretmiş. Kuran-ı Kerim Arapça’sını, Risale-i Nur okuduğum için anlayabiliyorum.
Sorun dilimizin değişmesi. Oradaki kavramlar Kuran kavramlarını dilimize taşımak içindir.
Üniversiteyi bitirdikten sonra çalışmaya başladınız ama şu an doktor olarak çalışmıyorsunuz.
5-6 Yıl aktif hekimlik yaptıktan sonra, bazı hastanelerde idarecilik yaptım. Ama son on yıldır onu da yapmıyorum, serbest çalışıyorum.
Nasıl oldu geçiş?
Benim yaptığım hekimlik eksik olursa, çok bir şey kaybetmiyor tıp. Benim yazarlığım eksik olursa, benim hüsn-ü kuruntum galiba, daha çok şey eksik olur diye düşündüm.
Yazarlıkla başladık.. Yazarlık doktorluk kadar para kazandırmıyor tabi. Doktorluk yaparken, idarecilik yaparken de yazardım. Yazar olmak için yazarlık okuluna gitmenize gerek yok.
Nedir yazarlıkta sizi çeken?
Çok güzel bir şey. Bir yazıyı yazabilmek, bir ifadeyi keşfetmek, söylenmemiş bir şeyi hiç söylenmemiş şekilde yeniden söylemek, onu kelimelere dökmek muhteşem bir şey. Yazmakla keşifler yapıyorsunuz, yazmamış olsanız yazamazsınız. Yazmanın kendisi bir eylem ve tıpkı maden aramaya benzer. Maden oradadır ama kazmadan bulamazsınız. Kazmak gerekiyor.
O bir disiplin gerektirmez mi?
Yazma disiplinin en sahici öğrenme şekli okumaktır. Okumayan yazamaz. Çok okumak gerekir. Düşüncenin malzemesi okumaktır. Malzeme yoksa neyi yazacaksınız? Şimdi bana da soruyorlar hocam nasıl yazar olabilirim diye, okuyacaksın, çok okuyacaksın.
Düşüncelerinizi merak ediyorum. Mesela sizin en ilginç düşünceniz ya da konu var mi? Benim merak ettiğim konu: Allah örneğin. Allah sizin için ne ifade eder?
Herkes için Allah’ı tanımanın bin bir yolu vardır. Allah kendisini Esma’ları ile tanıtıyor. Her bir Esma Allahı tanımanın yollarından, kanallarından biridir. Her bir Esma da bir ihtiyacımızı karşılar. Dolayısıyla ihtiyacın neyse arayışın odur. O arayışta bulduğun da Allah’tır. Ama hangi ihtiyacın üzerinden gittiğine bağlı. Esma-ül Hüsna 99 derler, en azından 99 ayrı çeşitle Allah’ı bulursun. Benim için Allah dost, beni kimsenin hatırını saymadığı yerden çekip alan, hatırı en çok sayılası bir dost. Beni en çok ikna eden, isyandan alıkoyan düşünce bu: Seni kimse arayıp sormazken seni o çekip aldı, seni var etti. Yokluktan çıkardı karşısına koydu. Onun hatırını kırmak doğru değil.
Allah’ın hatırını nasıl öğreniyorsun, nerden öğreniyorsun?
Kuran üzerinden öğreniyorsun. Kuran her zaman vahyi gösterir. Vahyin doğurduğu ilhamlar vardır. Vahiy kapıyı açar, sen düşünürsün. Zaman zaman bazı ayetler yıldızlaşır bende. Onlarla zevkli günlerim olur. Onları anlatırım, heyecanlanırım. Bütün ayetler yıldızdır ama bazen birisi yakınlaşır.
Peygamberimiz sizin hayatınızda nasıl bir rol oynar?
Peygamber benim için, aramızda olan peygamber. Hucurat suresine göre Allah’ın Resulü aramızdadır. Bütün sevgilerin, muhabbetlerin, yakınlıkların sebebi Hz. Muhammed’dir. Ben şu anda dinlenirsem, soru sorulmaya değer bir adamsam onun sayesindedir. Aramızda peygamberdir. Karı koca arasında, komşu arasında, ana-baba-evlat arasında peygamber vardır. Onun hatırına birbirimizin yüzüne bakarız. Çek peygamberin varlığını âlemden, senin bana soracağın soru yok, benim de sana cevabım yoktur.
Peygamberimiz muhabbet mi oluyor?
Bütün muhabbetlerin, sevgilerin mayası O’ndadır. O’nun getirdiği vahiyledir. Kalplerimiz bir balıksa, peygamberimiz denizdir, onun içinde yüzüyoruz.
Müslümanlara geçecek olursak, peygamberimiz onların hayatında eksik mi?
Adı var. Bende tam da onlarda eksik dersem ayıp etmiÅŸ olurum. Benimkinde de eksik. Peygamber imajımızda bir sorun var, onu ötelemiÅŸiz. Çok eskide kalmış biri olarak görüyoruz. Aktive edilmiÅŸ bir peygamber yok, özne bir peygamber yok. Sadece hatırasını bildiÄŸimiz nostaljik bir peygamber var. Ama ÅŸu anın içinde, simdi ve burada etkin ve bizi etkileyen bir peygamberden bahsediyorum Allah’ın Resulünden bahsederken. Ayet öyle diyor.†Bilin ki Allah’ın Resulü aranızdadır.â€
Biz buraya gelmişiz, peygamber efendimizi bulmak için belki geliyoruz.
O seni buraya getiriyor, bulmuÅŸsun zaten.
Tabi bir de içselleştirmek..
Tabi, peygamber öznedir, hayatımızın her yerinde. Sesimizi ona göre ayarlarız, bakışımızı ona göre ayarlarız. Tabi Abdullah oğlu Muhammed olarak değil, insanî beşerî tarafıyla değil. Allah’ın Resulü sıfatıyla aramızda. Örnekliğiyle, ahlakıyla ünvanıyla aramızda.
Müslümanlar bölük pörçük parçalanmışlar.. Bir arada geçinmekte zorlanıyorlar. Bir bakıyorsun Avrupalılar birleşip AB’yi oluşturuyorlar peygamberimizin örnek ve ahlakını alırsak, Müslümanların bugünkü durumu uyuşmuyor aslında. Peygamberimiz hayatımızda eksik mi? Var, ama olması gerektiği kadar yok.. adıyla var.
Batılılarda bu var, onlarda peygamberimizden daha mı çok var?
Peygamberimiz âlemlere rahmettir. Âlemlere, Müslümanlara değil. Dolayısıyla toplumların da o rahmetten payı vardır şüphesiz. Nasıldır onu bilemem. Yalnız tek hesabı dünya olanlar birleşir. Dünyadan öte bir şeyi olmayan dünyayı kurtaralım diye birleşir. Dünyayı takmayan nasıl olsa ahiret gelecek her şeyi ahirete erteleyenler kavga edebilirler. O Müslümanların zayıflığından değil..
Ama şöyle dediniz, ahret inancından dolayı Müslümanlar kavga edebiliyor birbirleriyle.
Ahiret inancından değil. Sadece dünyan varsa senin, üzerine titrersin. Batı felsefesinin sadece dünyası var, o bir şekilde zoraki içselleştirmese de kendini mecbur hissediyor. Müslüman nasıl olsa birazdan burayı boşaltacağız diyor, sorun değil diyor.
Neyin kavgasını yapıyoruz?
O ayrı tabi..
Bu geri kalmışlığın da, gelişememiş olmanın da bir sebebi. İhtilaf var, zaruret var, cehalet var. Cehalet ihtilafı doğurmuş, ihtilaf zarureti-fakirliği doğurmuş.. Bütün mesele cehalet.. Müslümanlar çok güzel bir makine diyelim, harika işler yapabilir, prizden çekmişler Müslümanları.
Nasıl prizden çekmiş? Kim çekmiş?
Peygamberle irtibatını koparmışlar. Medeniyet inşa etmişiz 1000 küsür yıllık, bu medeniyet haksızca yağmalanmış. Şu anda İslam medeniyeti temsilcisi yok.
Simdi biri kalksa Budistlerle tanışmak istiyorum dese, Tibet’i gösterirler.. Mohikan’larla birlikte olmak istiyorum derse, sana adresi gösterirler.. Şu bölgeye git görürsün, yaşa derler.. Müslümanlar nasıl bir şeymiş bir tanışayım diyen bir yabancı, genç kız ya da delikanlı bir talepte bulundu.. Nerenin adresini göstereceksiniz? Hollanda? İstanbul? Mekke? Medine? Pakistan? Yok.
Bölünmüşlük parçalanmışlık var. İslam dünyasından bahsetmek bu anlamda yanlış olur. Müslümanların yaşadığı coğrafya var.
Peki, bu bir rahmet deÄŸil mi?
Hiç şüphesiz her şey, her an rahmettir. Bunun ne anlama geldiğini biz bilemeyiz. Onun adını Allah koyar.
Hepsi mozayiğin bir parçası mı?
Hiç şüphesiz her Müslüman’da en az bir güzellik bulursunuz.
Batı sizin gözünüzde nasıl bir medeniyet?
Batı bencillik medeniyeti, bencilik medeniyeti, cimrilik medeniyeti. Ve kuvveti güç, söz edinmiş bir medeniyet. Ama 2. dünya savaşıyla duvara çarpmış bir medeniyet. Batı eğer bencilliği ve cimriliği, nefreti sürdürürse başına ne gelebileceğini görmüş. Su anda yoğurdu üflüyor. Zoraki de olsa… yaşayış biçimlerinde İslam medeniyetinin kodları var. Çünkü insanî olana doğru ilerliyorlar. “İslamiyet İnsaniyeti Kübra’dır†der Bediüzzaman. Yani İslamiyet’in yaşanması ile insanlık kübralaşır, büyür, daha çok. Ki biz Türkiye’de Kemalizm’den Avrupa Birliği standartları sayesinde kurtarabiliyoruz yakamızı. Orada AB kanunlarının çoğunda bir insanîlik, dolayısıyla bir İslamîlik var.
Yani Batı İslam’a doğru ilerliyor mu, haberi olmadan?
Tabi insana doğru ilerlerseniz İslam’a doğru ilerlersiniz. Zaten Hıristiyanlığın saflaşıp İslam’ın kendisine, Müslümanlara olmasa da, İslam’ın kendisine yakınlaşacağına dair ahir zaman haberleri var. Bunun gerçekleşme zamanı geldi artık. Yani Batı’nın medeniyetinin köklerinde, yavaş yavaş musibetle elde edilen kanunların çoğunda, İslamî ve insanî kanunlar var. İstisnası vardır tabi.
Ahlakî çöküşten bahsediliyor Batı’da, bunu nasıl görmemiz gerekiyor?
Bu ahlakî çöküşün olması gerekiyor. Dibe vurmak lazım, tükenişi yaşamaları gerekiyor. Bir kaç tane Avrupa’yı görmek lazım. Bir tanesi sokaktaki Avrupa. Mesela Avrupalı’nın ateizmi ile Müslüman bir ülkede yasayan birinin ateizmi bir tutmuyor. Avrupalı’nın ateizmi Hıristiyanlığa karşı bir tepki idi: din buysa ben ateistim diyor. Müslümanlığı bilse ateist olmayacak zaten. Bir çok kişi Avrupa’da da ateizmden İslam’a geçiyor, Hıristiyanlık’tan doğrudan geçmiyor. Bir ara Budizm, Şintoizme filan uğruyor sonra İslam’a geliyor.
Batı’nın uzun da olsa Hak’ka yürüyüşünde (düşe kalka) epey bir süreç var gibi görünüyor. Bu alanda daha çok aşması gereken konular var galiba, çünkü kötüye doğru gidiyor. Bu Hak’ ka giden süreçte Müslümanların ne gibi rolü var?
Müslümanlar bir defa onları İslam’la yüzleştirdiler. Olumlu ya da olumsuz temsil ettiler ama, İslam’la yüzleştirdiler. Birçok Batı’lı entellektüeldeki etkilerini gördük. Biz bir çalışma da yaptık 2 sene önce Avrupa’da. Hollanda’dan İtalya’ya, Almanya’dan İngiltere’ye kadar burada Müslüman olmuş, Avrupa’lı Müslüman entelektüellerle söyleşi yaptık. Onların ortak duruşu şu, entellektüel duruşunun temelinde: Evet Müslümanların temsilinde bir zayıflık olduğunu söylüyorlar. Hatta birçoğu “Müslümanları görseydim Müslüman olmazdım†diyecek düzeyde. Benim onlardan ümidim şu. Onlar bir Euro İslam doğuracaklar. Yani taze bir filiz. Özellikle özgüvenli duruşlarıyla. O çekirdeğin filizlenmesine yardımcı olacaklar diye düşünüyorum. Sayıları yavaş da olsa artıyor, ama sağlam gidiyor. Yavaş da olsa geometrik olarak çoğalıyor ve sağlam gidiyor.
Burada göçmen Müslümanların sorununu Avrupa’ lı Müslümanları, Müslüman oldukları halde hala ‘gavur’ görmeleri. Yani “onların Müslümanlığından ne olur†gibi bir düşünce var. Bu kadar açık söyleyemeseler de içlerinde bir soğukluk var. Ama Müslüman o, senin kardeşin, o kardeşin. O zaman iş nereye varıyor? Sen dini millileştirmişsin. Yani Türk’ ler Müslüman’dır, Türk’ lerin Müslümanlığı, Faslı’ ların Müslümanlığı. Hayır, Allah her ırktan sana kardeş gönderir. Bunu da kendi ırkından, kendi dilinden olan, kendi renginden olan kardeşin kadar benimseyeceksin. O evrenselliği henüz göçmen Müslümanların yasadığını söyleyemem.
Bu şöyle bir tehlike içermez mi? Euro Müslümanlık bir varlık göstermeye başladığında belki İslam’dan öyle bir duruş oluşturacaklar ki, klasik, bu günkü Müslüman dünyasının duruşundan farklı bir duruş olacak.
Zaten yeniden Müslüman olmamız gerekiyor hepimizin.
Bu manada onlar bize olumsuz bir mesaj verecekler, “sizin şimdiye kadar yaptıklarınız doğru değil†diye.
Bu insanlar diyor, biz şu tarihte Müslüman olduk. Bize sorsalar, “siz söyler misiniz hangi tarihte Müslüman oldunuz?†Bizim tarih verme imkânımız yok. Ama bir yerde karar vermiş olmamız lazım. “Bundan sonra harbî Müslüman olacağım†diye. Öyle bir tarih yok. Kendimizi Müslüman sanıyoruz.
Batı’nın Hak’ka doğru yürüyüş var. Öğrenmesi gereken çok şey var. Birde 11 Eylül olayı oldu. Bu süreçte 11 Eylül’ü nasıl değerlendirmek lazım?
11 Eylül bir komplo teorisi zaten. Siyasal olarak İslam’ı sıkıştırmak için, kıstırmak için yapılmış bir şey. Ama Hak’kı arayan Hakperest insanlar, “bu kadar kendilerine hücum edilen insanlar nasıl insanlardır, belli ki eziliyorlar†diye daha çok merak etmişler. 11 Eylül’den sonra Kuran satışları ABD’de patlamış. Daha çok Kuran satışı olmuş.
Mesela şundan korkmuyor musunuz? 11 Eylül üzerine savaş başlattılar. Birçok Müslüman canı yanıyor. Bunun bir tepkisi olmaz mı İslam dünyasından? Bu Batı’nın yürüyüşünü, istikametini değiştirmez mi?
Bizim tepki koyacak kadar yekpare bir yapımız yok. Kim koyacak tepkiyi? Batı gibi yekpare yani üniform bir güç değiliz. Mesela Danimarka’da bir karikatür krizi olmuş, Suriye’li başkonsolosluk, büyükelçilik binasını yakar. Yerel olarak kalır. Bilmem bir başka yerde başkası bağırır çağırır, yerel kalır bunlar. Üniform bir yapımız yok.
Batı’nın Müslümanlara nasıl bir etkisi var? Mesela Türkiye’de çalışıyorsunuz, işlerinizi yapıyorsunuz. Günlük hayatınızda Batı’nın etkisini hissediyor musunuz? Nasıl bir etki?
Çok net.. Olumlu tarafları da var olumsuz tarafları da var. Mesela medya çok güçlü. Çocuğunuza seyrettireceğiniz Müslüman’ca bir çizgi filmi yok.
Sizi rahat bırakıyorlar mı?
Kişisel olarak karışmıyorlar ama etraftaki medya gücüyle benim olmasa da başkalarının hayatlarını çok etkiliyorlar.
Bundan dolayı kızıyor musunuz Batı’ya?
Batıya bütünüyle kızmak doğru değil. Burada Batı’dan kaynaklanan, doğal olarak, coğrafyamızın batısında olduğundan “Batı†diyoruz biz ona. Ama aynı şeyi doğudan da yapıyorlar, Batı demek bu anlamda doğru değil. Batı’ya tümüyle kızmıyoruz. Yani İtalya Milano’da Ahmet Abdulveli bin Cherzo İtalyan Müslüman kardeşim Batı’lı. Doğuda, Türkiye’nin de doğusunda, Ziya Gökalp, çok doğulu. Ama ülkemin basına faşizmi bela etmiş Ziya Gökalp. Şimdi hangisi Batı’lı hangisi Doğu’lu? Batı’ya niye toptan kızayım, Doğu’yu niye toptan seveyim?
Huntington teorisine/teoremine nasıl bakıyorsunuz? Medeniyetlerin çatışması?
Medeniyetler çatışması çoktan gerçekleşti aslında. Biz su anda medeniyetler çatışmasını aşmış durumdayız.
Irak’taki olay, Afganistan’daki olay öyle bir şey değil mi?
Hayır, o sadece ABD şahinlerinin kıpırdanmasından ibaret. Askeri gücün sözü. Söz güç olmadı şimdiye kadar. Batı’dan gelen bir sözün Doğu’da güç olmadığı biliniyor. Gücün sözünü kullanıyorlar şu anda.. Gördüğünüz gibi o da fiyaskoyla sonuçlandı.
Bundan, bu gelişmenin, sıcak gelişmelerin fazla uzun sürmeyeceğini anlıyorum. Sizin beklentiniz.. Batı’nın Hak’ka doğru yürüyüşü?
Ne zaman silaha sarılmışsa acizliğindendir. Silah o medeniyetin acizliğinin ifadesidir!
Son olarak: Batı sizden korkmalı mı?
Korkmasına gerek yok.
Batı’ya ne gibi katkıda bulunmayı düşünüyorsunuz?
Namussuzluk edecekse, bencillik yapacaksa, güç üzerine bir medeniyet kurmayı düşünüyorsa bizden korksun. Biz gücü söz edinmiyoruz, sözü güç ediniyoruz. Ama adalet, evrensel ahlak, insanî düzlemde bir yaşama biçimi, insanî olanla, asgari insanî olanla ittifaksa bizden korkmasına gerek yok.
Türkiye’den gümrükten gelirken, Hollanda’da mıydı, İsviçre’de galiba.. Her giriÅŸte bir zorluk çıkarırlar. Bu defa dedi ki: “Sakın cihat’tan bahsetme tamam mı?â€, “konferans vermeye geldim†deyince. “Cihat nedir sen biliyor musun?†dedim. “iste savaÅŸ bilmem ne..â€. “O†dedim, “George Bush’ la Usame bin Ladin’in tarifi. George Bush’ la Usame bin Ladin müttefik. Onlar cihadı böyle anlıyor. Cihat en önce insanın kendi kötülüklerinden, bencilliÄŸinden, hırslarından kendini arındırması, kurtulması. Cihat odur. Ben özellikle cihat’tan bahsetmeye geldim.†KeÅŸke cihadı anlatsaydık bunlar başımıza gelmezdi. Kabalık İslam’da yoktur. Nerde kabalık varsa o insanın aşırı Müslüman olduÄŸunu deÄŸil hafif Müslüman olduÄŸunu gösterir. Müslümanlıktan nasibi hafifleÅŸmiÅŸtir.
Batı’nın böyle bir yürüyüşü var. İslam’ın nasıl bir yürüyüşü var? İslam nereye doğru gidiyor? Müslüman coğrafyasının nasıl bir yürüyüşü var?
İslam’ın bir yere gittiği yok. Müslümanlar inşallah İslam’a doğru yürüyorlar. Evet, onlarda da bir Hak’ka doğru yürüyüş var.
Batı’nın Hak’ka doğru ilerlemesini Müslümanlar hızlandırabilir mi? Batı da Müslümanların yürüyüşünü hızlandırabilir mi?
Onlarda bizim aradığımız şey var, bizde onların aradığı şey var. İsleri var Müslüman gibi, adları gayri Müslim. Bizim de adımız Müslüman işlerimiz pek Müslümanca değil. Burada adaleti, ölçüyü.. Mesela bir insanı kandırmak kolay kolay Avrupalı’nın aklına gelmiyor. Hakkını biliyor. Sokakta, pratikte, detaylarda insan hukukuna, kul hakkına riayeti biliyor. Öğretmişler bunu. Hangi saikle ise biliyor.
Kaldırımına daha ayağını atmadan duruyor. Bunu Allah için yapmıyor ama refleks olaraktan. Bizse umursamıyoruz. İslam detaylarda kendini gösterir. Medeniyetin ucu detaylarda.
Peki Müslümanlar o zaman bu hususu ilerlerken öğrenecekler, ama bunu kendi dinlerine, kendi tarihlerine bakarak mı öğrenecekler yoksa Batı’nın nasıl yaptığına bakarak mı, alarak mı?
Belki de kendi kaybettikleri ÅŸeyi Batılı’nın elinde görecekler. “Bu bizim yitiÄŸimizmiş†diye. Dikkat ederseniz peygamberimiz “hikmet müminin yitiÄŸidir†diyor. Yitik.. “ya bir hikmet de olsa iyi olur nerde bu falan?†demek deÄŸildir. Cep telefonunu kaybettin mi hiç? Nasıl yana yakıla ararsın? Onsuz edemeyeceÄŸini bilirsin çünkü. Biz o arayışı kaybetmiÅŸiz. “Ben hikmetsiz edemem, nerde bu ÅŸimdi?â€, cep telefonum kadar vazgeçilmez bu.. Çin’de de olsa alın diyor.. Çin..
Telefonumu kaybettiğimi anladığım an telefonumu yana yana ararım. Ama kaybettiğimi fark etmezsem bir şey yokmuş gibi davranırım.
“Hikmet müminin yitiğidir†ne demek? Cep telefonu gibi yitiğidir demek. Bunu yana yakıla arıyor olmanız lazım. Sonra şimdiki Müslümanların Ehli Kitap’la hukukunu Kurana göre ayarlaması gerekiyor. Ehli Kitap deyince hepimiz müşriklerle bir tutuyoruz onları. Hayır. Ehli Kitab’ın kestiği yenir. Ehli Kitap’tan kız alınır. Ehli Kitap, yani Yahudi ve Hıristiyanlardan bahsediyoruz. Ve İslam Hıristiyanlığı da Yahudiliği de içerir. Bir Müslüman en az bir Hıristiyandır. Hıristiyanlık İsa’ya hürmetse, Hıristiyanlık İncil’e inanmaksa, bir Müslüman için o var, onu içeriyor. Yahudilik Musa’ya inanmaksa, Tevrat’a hürmetse, Müslüman onunla mükellef zaten. Bunu bilse Batı, biz bunu anlatabilsek.. Biz onların ağabeysiyiz yani. Bizim dinimiz ana din. Ümmet diyoruz ya biz kendimize, ümmet demek anaç toplum demektir. Ana kelimesiyle aynı kelimeden gelir: ümm. Ana toplum da diğer toplumları yavrusu gibi gören, çocuğu gibi gören demektir. Haylazlıklarına eyvallah diyen, başını okşayan, oğlu el kaldırsa da.. Tekmelese de…
Bu tarif ettiğiniz çerçevede Batı’yla konuşmak mı gerekiyor. Batı’da müttefik mi aramak gerekiyor?
Müttefikten bahsetmiyorum. Askeri, siyasal ittifaktan bahsetmiyorum. Hak ittifakından bahsediyorum. Hak ittifakından. Yani bunun için bir siyasal güç olmamız gerekmiyor. Bizim buradaki duruşumuzun bu çerçeve içinde değerlendirilmesi gerekiyor. Biz mü’min olarak buradayız ve İslamiyet’i kendi cebimize sokamayız. Bu bizim dinimiz dersek, Allah’ın rahmetini kendi cebimize sokmaya çalışırız. Tıpkı güneşe marka koymak gibi bir şey olur. “Güneş benim güneşim başkası kullanamaz†demek gibidir. Çok komik olur değil mi? Allah’ın rahmeti de en az bir güneş kadardır. Biz İslamiyet’e ait’iz, İslam bize ait değildir. Bizden daha iyi yasıyorsa bir başkası, işinde Müslüman’sa ona tabi olacağız. İşinin Müslüman’ı ise.
Belki şöyle diyebilir miyiz? Batı’yla diyaloga geçerek onların hakikatle alakalı bilgilerini, tecrübelerini, bakış acılarını öğrenerek biz kendi dinimizi daha iyi anlama fırsatına mı ulaşırız?
Aynamızı görüyoruz Batı’da. Bizim İslamiyet’ten koptuğumuz ölçüde ne kadar kabalaştığımızı görüyoruz. Su var. Hani derler, süt ürünleri içinde en nihai ürün kaymaktır. Ondan öncesinde yoğurt var, peynir var mesela. Peynir bozulsa yenebilir. Yoğurt ekşise yenilebilir. Ama kaymak bozuldu mu çok kötü oluyor. Şimdi Müslüman’ın bozulması ile Hıristiyan’ın bozulması da buna benzer. Müslüman bozuldu mu, kaymak bitti.. yok.. Ama Hıristiyan bozuldu mu? Bozuk.. Ara ürün çünkü. Bozularak çalkalanarak kendisine gelecektir.
Tabi bu bizim açımızdan, Müslüman’ın duruşu açışından böyle söyleyebiliriz. Hıristiyan böyle söylemez.
Adını koyuyoruz bunun, böyle de olması gerekmiyor. Yalnız Müslüman’ın da hayatın detaylardaki nezaketi görmesi gerekiyor. Kuran’da özellikle namaz hakkında detay bilgi yoktur. Namazın rekâtlarını, hatta vakitlerini bile söylemez Kuran, beş vakit demez. Peygamberimizden öğreniyoruz bunu. Ama belli alanlarda çok detay vardır: Borçlanma hukukunda, boşanma hukukunda, miras hukukunda. Anne babaya hürmet hukukunda. Çünkü burada nefis kıvırtıyor. Bunlar hayatın detayları. Namazımızın, haccımızın, orucumuzun ,kelime-i şehadetimizin, zekatımızın, infakımızın ne kadar düzgün olduğunun göstergesi, ne kadar onlara göre yaşamaya niyetli olduğumuzun göstergesi borçlanmadaki hassasiyetimizdir. Miras paylaştırırken.. Mesela boşama yaparkenki hassasiyetimizdir. Dikkat edin ne kadar koyu Müslüman olursa olsun, miras söz konusu olunca, Anadolu’da hala öyle, insanlar o konunun Müslüman’ı değillerdir. Kızlarından mirası kaçırıyorlar. Allah’ın dediğini yapmıyor, karşı çıkıyor. Namazınızı iki rekat eksik kılın deseniz, kıyameti koparacaktır. Demek ki namazı oraya taşımıyor. Boşanmada ne kadar haksızlık yapıyoruz birbirimize. Mirasta öyle, borçlanmada .. nasıl böyle yamukluklar, kaymalar, kaytarmalar yapıyoruz.
O yönden Batı’dan öğreneceğimiz çok şey var.
Evet. Çok.. o detayları gerçekleştirmiş. Birinin Çatısı var..
Bizim de anlatacak şeyimiz var mi? Kuran’ımız, peygamberimiz?
İslamiyet’i sahiplenmeden anlatmamız lazım. İslam bizim malımız değil. Allah’ın rahmetidir. Rahmeten lilalemindir. Âlemlere rahmettir peygamber. Müslümanlara değil sadece. Bu gerçeği unutmayalım. Her insanda peygamberimizin rahmetinden bir pay vardır. Arasan bulursun. Mutlaka vardır.
Yârın nereye gidiyorsunuz?
Röportaj sorusu mu?
Ahrete gidiyoruz yârın. Her yârin bir bugünü dün yaptığı için, ahrette yolumuzu biraz daha yakınlaştırıyor.
Röportaj için teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim, ne kadar zor sorulardı bunlar.. Senin gazetenin 8 sayfası doldu bence.. Dizi yaparsınız artik.
Röportaj ve foto: Dr. Kürşat Bal & Annesi
Inna lillahi ve inna ileyhi raci’un.
Meleğimiz,
Dün ruhu geldi yanına, bugün bedeni yolda. Artık bütün büyükanneler ve büyükbabalar bizi terketti. Birbirinize, hepiniz de O’nun rahmetine emanet olun. Bin fatiha ile.
Güzel ruhlar hep ve çok erken terkedip gidiyorlar..
Allah geride kalanlara da rahmet etsin.
Inna lillahi ve inna ileyhi raci’un.
MeleÄŸimiz,
Dün ruhu geldi yanına, bugün bedeni yolda. Artık bütün büyükanneler ve büyükbabalar bizi terketti. Birbirinize, hepiniz de O’nun rahmetine emanet olun. Bin fatiha ile.
Güzel ruhlar hep ve çok erken terkedip gidiyorlar..
Allah geride kalanlara da rahmet etsin.